Perşembe, Ekim 26, 2006

KÜTÜPHANE RAFLARI

Genel anlamda baktığımızda ,toplum olarak kitap okuma rakamlarımızın , hiç de iç açıcı olmadığını söyleyebiliriz.

En son aldığımız kıyafet,ev eşyası sorulduğunda çoğu zaman tereddütsüz verdiğimiz cevabın yanında,en son okuduğumuz,ya da aldığımız kitap ismi sorulduğunda anlık da olsa tereddüt gösterebiliyoruz.Hatta bu susuş ,cevabı olmayan ,asılı kalan bir soruya dönüşebiliyor.

Hayatımızda, kitap okumamızın sekteye uğradığı zamanlar olmuyor değil.En azından kendi adıma konuşursam bu rakamın ayda 1 (Bir ) 'e düştüğü zamanlar sözkonusu.

İstedim ki bundan sonra okuduğum kitapların hepsini ya da bir kısmını burada paylaşmaya çalışayım.

Belki aynı şekilde ,okuyacağı kitapları paylaşan arkadaşlar olursa,burası ,fırsat bulup uğrama imkanı olan kişiler için ,kitaplar hakkında az da olsa tanıtım bilgilerine sahip oldukları ,istifade edibilecekleri küçük bir kütüphaneye dönüşebilir.

İzninizle ben,bugün bitirdiğim kitabı tanıtarak, kütüphanenin rafına ilk kitabı bırakayım.

Okuma listeme çok önce aldığım ,fakat ancak temin edip okuduğum bir kitap.



Kitabın İsmi :"Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek"
" Yazarı :İlber Ortaylı
Yayınevi :Timaş Yayınları
Basım Tarihi :Ocak 2006
Sayfa Sayısı :189

Yazarın okuduğum ilk kitabı .Daha önce okullarda okuduğumuz Tarih derslerini saymazsak,Osmanlı Tarihi ile ilgili roman tarzında yazılmış,Reha Çamuroğlu'nun "Son Yeniçeri" ile Ann Camberlin 'in Safiye Sultan (1,2,3-),Edauard Sablier'in(İsmini yanlış yazmamışımdır umarım) Nur Banu,Cem Sultan isimli çevirilerini okumuştum.

İlber Bey'in kitabı ise, ne tarih derslerinde okuduğumuz anlamda sadece kuru bilgi içeren ne de, roman örgüsü içinde ele alınmış bir kitap.

Yazar kitabın önsözünde kitapla ilgili şunları yazıyor;"Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek,Osmalı ekseninde yaptığım birtakım konuşmalarımın kitap haline getirilme projesidir.Bunlar çeşitli iletişim araçlarındaki yaptığım konuşmalardır.Bir nevi umumi konferans mahiyetindeki Osmanlı üzerine yorumlamalardır......"

Kitabın arka kapağında ise yayınevinin şu satırları yer alıyor,"Geçmişten geleceğe,tarihi gelişmelere ışık tutarken,tarihin bıraktığı izleri irdeleyen İlber Ortaylı bu sefer okuru,Osmalı'yı,padişahları,sarayları,yönetim şekli,semtleri ve abidevi eserleriyle kısaca kendine özgü kimliğiyle yeniden keşfetmeye davet ediyor."

Kitap hakkında önsöz ve son sözler bunlar.

Aradaki yazılanlar mı?

Bunları , beğeniyle okuyacağınıza inandığım 189 sayfadan öğrenebilirsiniz.

Cumartesi, Ekim 21, 2006

BAYRAM MESAJI

Bayram denildiğinde zihnimde canlanan hep"mutluluğun resmi "olmuştur.

Dargınların barıştığı,ihtiyaç sahiplerinin biraz olsun ihtiyaçlarının giderildiği,belki aylardır görmediği çocuklarını bayram vesilesiyle gören anne-babanın gözlerinde parıltı gelir aklıma.

Konfüçyüs,mutluluk için" Pek çokları ,mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar,bazıları da daha alçakta.Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır." demiş.Bu bayramda,boyumuzun hizasını görmeyi deneyebiliriz değil mi?

Mutlulukla beraber" sevgi " canlanır zihnimde.

Mihail Nuayme,"Mirdâd" isimli kitabında sevgiden söz ederken şöyle diyordu.

"Sevgide 'daha çok' veya 'daha az' kavramı yoktur.

Sevgide ,'şimdi','o zaman' veya 'burada','orada'kelimeleri yoktur.

'Sevgi kördür'diyorsunuz.Bununla da sevgilide hiçbir kusur görmez demek istiyorsunuz.Aslında körlük de, görme derecelerinin en üst noktasıdır.Keşke hiçbir şeyde ayıp göremeyecek kadar kör olsaydınız."

Hayatımızda sevmeye değer şeyler olduğu müddetçe,bunu gördüğümüz,hissettiğimiz ,hissettirdiğimiz ölçüde, mutluluğu yakalama şansına sahibiz diye düşünüyorum.Gözümüz ,başkalarının kusurlarını,ayıplarını ,göremeyecek kadar kör olursa,bizim da hatalarımızı görmeyecek gözler bulunur belki.

Bu bayramda,affetmenin erdem olduğu bilinciyle,varsa eğer dargınlıklarımız inşallah son bulsun.

Maddi hediye olmak zorunda değil,karşımızdakine güzel iki çift sözümüz,olmadı,tebessümümüz , vereceğimiz en anlamlı hediyemiz olsun.

Bayramınız kutlu olsun.

Not:Ececiğim,neredesin,hangi şartlardasın bilmiyorum canım.Ama bildiğim tek şey,sevginin ,uzak,yakın mesafe tanımadığı ve senin sevgini ,yüreğimin bir köşesinde hep taşıyacak olduğum.Senin de bayramın kutlu olsun bitanem.

Perşembe, Ekim 19, 2006

FARKLILIKLARIMIZA RAĞMEN"ÖTEKİ"LERLE HAYATI PAYLAŞMAK

Kendimizden farklı olan herkesin,herşeyin adıdır"öteki".

İnanç konusunda bizden faklı bir inanışı varsa,kendimize göre "öteki"dir.

Hayata farklı bir pencereden bakıyor ve hayatı bu şekilde anlamlandırıyorsa"öteki" sınıfındandır.

Kişilerin hiç bir şeçim şansı olmadığı halde,farklı bir etnik kökene mensup olmak bile,"öteki" olmanıza yeter.

Hatta aynı inancı paylaşıyor olsak dahi,bu da bizi,karşımızdakine göre "öteki "olarak sınıflandırılmaktan kurtaramaz çoğu zaman.

Sonuçta hep birilerine göre "öteki" sinizdir.

Farklılık konusunda ,bize ister uzak mesafede olsun,ister yakın.Hepimiz çoğu zaman,aynı havayı teneffüs ettiğimiz,aynı coğrafyada yaşadığımız,aynı kültürün birer parçası olduğumuz kişilerle ,hayatı paylaşmak zorunda olduğumuz gerçeğini gözardı ederiz.

Burada bahsettiğim,sevmek zorunda kalmak,ya da, karşı olsak dahi"öteki"ni onaylıyor gibi görünüp takiyye yapmak,hem kendimizi hem de karşımızdakini kandırmak asla değil.

Vurgulamak istediğim,kendimize tanıdığımız ya da tanınmasını istediğimiz yaşam hakkının ,özgürlük hakkının,"öteki" sözkonusu olduğunda ,sergilediğimiz cimrice tavır.

İçinde bulunduğumuz toplumu düşündüğümde,son yıllarda yaşanan gerek başörtüsüyle ilgili,gerek etnik kökenle,gerekse aynı dine inanan kişilerin ,kendi aralarında dine farklı bakışlarından kaynaklanan sorunlarla ilgili tartışmaların kaynağının "tahammülsüzlük "olduğu düşüncesindeyim.

Hayatı farklılıklarımıza rağmen paylaşmanın ,nasıllığından önce ,böyle bir isteğin olup olmamasının geldiğini biliyorum. Çocuklarımıza, belki torunlarımıza daha iyi şartlarda bir dünya bırakmak adına yola çıkan herkesin ,bunda mutabık olması gerektiğine inanıyorum.

Bu inançla,bu tür bir anlayışın yerleşmesinin nasıllığı ya da metodu konusunda kesin çözüm içeren formüller bulmak,bunların herkes tarafından kabul edilmesini beklemek çok zor.

Belki ,hayatı paylaşmaya ilk adım olarak herbirimiz" tahammül "sınırlarımızı gözden geçirip,içinde bulunduğumuz hayatta ,en az kendimiz kadar hak sahibi olan başkalarının da olduğu gerçeğiyle başlayabiliriz.

Sonrasında,kendi inandığımız değerlerin ve bunların yaşama akseden yönlerinin "doğru" olduğunu ama,"en doğru" olmayabileceği gerçeğiyle devam edebiliriz.

Bugün Ramazan Ayı'nın son 10 gün içerisinde aranması tavsiye edilen,27.gecesinde ise olması kuvvetle muhtemel bulunan Kadir Gecesi.

Bu gece,bizden farklı düşünen insanlarla hayatı paylaşmaya ,en azından "niyet "etmek için anlamlı bir gece olamaz mı?

Son olarak....Mutlaka bu gecede herbirimiz, kendimiz,yakınlarımız ,benzer düşündüğümüz kişiler için dua ederiz.Bir değişiklik yapalım ve,farklılıklarımıza rağmen "öteki" olarak niteleyebileceğimiz herkes ,ama herkes için de dua edelim.

Umulur ki ,ortak bir noktada birleşilir,bu birliktelik yaşadığımız hayata ciddi ölçüde daha bir anlam katar.

Pazar, Ekim 15, 2006

BENİM DERDİM:DİL YÂRESİ(*)

Duygularımızı, düşüncelerimizi,sevinçlerimizi,kederlerimizi,hayallerimizi kısaca bizleri biz yapan bütün değerlerimizin en güzel ifade aracı “dil”dir.

Bir bakarsınız dil,sevdasını ,maşukuna anlattığı şiir olur aşıkın ağzında.

Bebeğini uyutan annede, ninni,

İnandığı değerleri anlatan kişinin ağzında , bilgi olur.

Birikimini ,dil yoluyla ulaştırır yazar,okuyucusuna.

Anlatılmak istenen düşünceler,ifade edilmek istenen meram, kelimelere döküldüğünde,hata payı barındırması kuvvetle muhtemeldir.

Çünkü söz ağızdan çıktığında , muhatabında anında vücut bulur.Ağızdan bir defa çıkar söz ve bundan sonra söylenecek hiçbir söz,bir öncekinin aynısı olmaz.Hatta aynı kelimelerle ifade edilse bile,ses tonu,mimikler,söze daha bir anlam katan bakışlar aynı olmaz.

Bu nedenle,etkisini anında gösteren konuşma ya da yazı dilinde ,kişiler ifadelerini seçerken azami dikkat sarfetmeliler diye düşünüyorum.

Annemin , küçüklüğümüzde bir şey kırdığımızda bana ve kardeşlerime, benim de şu anda kendi çocuklarıma söylediğim bir sözü vardır.”Kırılan her şeyin telafisi olur.Ya yenisi alınır ya da tamir edilir.Ancak siz asıl karşınızdaki kişinin kalbini kırmaktan sakının.Çünkü kırılan kalp yerine gelmez,tamir edilse de izi kalır”


Bediüzzaman konuştuklarımızın mahiyetiyle ilgili “Söylediğin doğru olmalı,ama her doğruyu söylemek doğru değildir.Söylediğin hak olmalı ama her hakkı söylemek senin hakkın olmayabilir” diyor.

Bu söze göre sorun, söylediklerimizin yanlışlığında değil.

Doğru olsalar bile ,bazen karşımızdaki kişilerin bu doğruyu kaldıracak özellikte olmayabilecekleri gerçeği.Ya da o anda hakkı söyleyenin , bunu dile getirmeye hakkı olmayışı.

Aslında Bediüzzaman’ın bu sözleri,söyleyenden çok,dinleyen kişiyi düşünerek ifade edilmiş gibi geliyor bana.


Karşıdaki kişi gerek düşünce ,gerekse duydu olarak ,sizinle aynı frekansı yakalayamadıysa,doğruları duymaya hazır değilse ,söylenecek sözler bir şeyleri yapmaya değil,yıkmaya neden olacaktır.Hatta çoğu zaman üslubumuz,söylediğimiz doğrulara gölge düşürebilir.Bu durumda ..Varsın doğrular söylenmek için biraz daha beklesin.Ya da başka ağızlarda dillensin.



“Kelimenin tadını alarak konuşanlarla,kelimenin tadını alarak dinleyenler sözü yere düşürmeden gönülde ve kulakta zaptededursun.Sözü kılıç gibi kuşanmayı bilmeyenler,hangi kulakları yaralamaya devam edecektir.Ahmet İbşihi’nin makamıdır yerimiz,hani der ya Ahmet İbşihi”Söz söylemeyi öğrenmek,kılıç kullanmayı öğrenmekten zordur.”Bilmez miyiz,”Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı”dilimizden düşmez.Fakat yine de savaşı kesen,kelimelerden çok,başı kestirenlere aşinayızdır…” diyor Fatma K. Barbarosoğlu.(Sözün ve Sükutun Renkleri sf:14)

Sözlerimiz belki ne savaşa son verecek kadar etkili,ne de baş kestirecek kadar yetkili olmayabilir.

Ama en azından meramımızı anlatırken, ağzımızdan çıkacak tek kelimenin bile bir gönül'ü yıkacak, ya da gönül alacak konumda olabileceği gerçeğini gözardı etmemeliyiz diye düşünüyorum.

Elbette öncelikle önemli olan ,karşımızdaki kişinin duygularının,düşüncelerinin,en önemlisi kalp yâresinin bizi ilgilendirip ilgilendirmediği. Biliyorum herkes bu konuda ,benimle aynı düşünmeyebilir.Ayrıca aynı düşünmelerini istemek ya da beklemek haksızlık da olabilir.Bilmiyorum.

Ancak...

Kendi açımdan muhatabımın ruh hali beni ilgilendiriyor.Çünkü eğer bir yâre varsa ve özellikle buna ben neden olduysam,söyleyeceklerimin ,anlatacaklarımın hakikat noktasında doğru bile olsalar ,ulaşmasını istediğim menzile asla ulaşamayacağına inanıyorum.

Velhasıl…Benim derdim:dil yâresi.

*Başlık, Dücane Cündioğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yer alan 10.09.2006 tarihli köşe yazısından alıntı yapılmıştır.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

KIR ÇİÇEKLERİ

Mükemmeli arayan insanoğlu,çoğu zaman hep aynı hataya düşer.Mükemmele ulaşma sevdası , elindeki güzelliklerin kıymetini görmesine engel olur.

Aşağıdaki alıntı yazı ,hayatımızda aslında yanıbaşımızda olan güzellikleri görmemiz için ,biraz olsun yardımcı olabilir belki.


KIR ÇİÇEKLERİ

Kır Çiçekleri, Gül için dikenine katlanabileceklerini söyleyenlerdir, kır çiçeklerini göremeyecek kadar güle bağlanmış olanlar 'Gül' derler, başka bir şey demezler üstüne...

Ömürleri güllere ulaşmak için tükenirken, ehemmiyet vermezler, ayak altında kalan, gül kadar narin, gül kadar güzel ama güzelliği fark edilmeyen kır çiçeklerine. Mutlu olma sevdasına düşmüşlerdir kendilerince. Mutlu olmak için zorluklara katlandıklarını bile söyleyebilirler. Onlar için güzel bellidir artık. Takvim yaprakları birer birer düşerken, kimi zaman yol katedemediklerine üzülürler. Oysa güzellikler yanıbaşlarındadır her zaman, ama onlar her zaman güzellikleri uzakta aramak sevdasındadırlar.

Uzaktaki kıymetlidir; zorluklarla elde edilen değerlidir; aradığında elinin altında olmayan güzeldir, derler Yanıldıkları tek nokta var: Onlar hep uzaklara bakarken, birileri katlanmıştır, onun güzel bulmadıklarına, birileri kıymet vermiştir kır çiçeklerine...

Mutlu olmak için, gelecek bir yarını beklemezler. Ayaklar altında ezilenlere ehemmiyet verip, onlardaki güzelliği fark edip, yarını beklemeden, bugünden mutlu olmaya başlayanlardır onlar. Bir kır çiçeğinin güzelliği onlar için yeterlidir. Gülde gönülleri varsa bile, onlara ulaşmak için ömür tüketmekten korkarlar ve kır çiçeğindeki gül güzelliğini fark ederler.

İnsan her zaman güzeli ister, güzel hastasıdır. Güzele ulaşmak için ömrünü feda eder. Oysa bir baksa etrafındakilere, mutlak bir güzeli fark edecektir. Ama tek bir düşüncenin kavanozunda kapalı kalmıştır. Güzeli ararken, ezerek geçtiği bir başka güzeli fark edemeyecek kadar kördür artık. Oysa bir çevirse uzakta takılı kalan gözlerini; gönül rahatlığı ile bir taksa farklı güzellikleri de görme gözlüğünü... Hayatına renk verse, kır çiçeklerinden demetlenmiş bir demetle...

Hayatını güzellikler yönüne değil de, güzellikleri hayatın yönüne çevirmeye çalışsa... Bir görebilse kır çiçeğinin gül tarafını... Bir görebilse, hayal pınarının çeşmesinin değil de suyunun önemli olduğunu... Yetinse elindeki ile, güzelliğini bulmaya çalışsa elindekinin.

Sevdiklerini gül demetleriyle mutlu edebilme fikrini atsa kafasından. Bir gün de kır çiçeği toplasa, sunsa sevdiklerine...

Hayatını gül arama yolunda feda edeceğine, görse kır çiçeğinin gül yanını...

Bir fark etse ayaklarının altındakileri, bir ehemmiyet verse kır çiçeklerine. "Sonuçta ikisi de çiçektir. Gül herkesçe güzeldir, kır çiçeği de bence güzeldir." dese.

Uzaklara bakmaktan, güle ulaşmaktan dermansız kalacağına, bu enerjiyle kır çiçeğini sevmeye ve sevdirmeye çalışsa; bu güzelliği sevdikleriyle paylaşsa. Güle ulaşma arzusuyla koşturanlara gösterebilse kır çiçeğinin gül yanını. Anlatabilse gül için ömür tüketmenin boş olduğunu...

Gül güzeldir; ama sevgi mevsimi geçtikten sonra, gül için koşmanın bir anlamı kalmayacaktır.

Öyleyse hiç vakit kaybetmeden al eline bir demet kır çiçeğini, onun sana sunduğu mutluluğu görmeye çalış.

Çünkü hayat, mükemmeli aramaya yetecek kadar uzun değil .

Salı, Ekim 10, 2006

MÜNİP ENGİN NOYAN'DAN BİR YAZI

“VE BİLİN Kİ ALLAH’IN RASÛLÜ ARANIZDADIR!”
“Ve bilin ki Allah’ın Rasûlü aranızdadır!”(49 Hucurât 7)

“VE BİLİN Kİ ALLAH’IN RASÛLÜ ARANIZDADIR!”(49 Hucurât 7)Korkuyorum...Mubârek Ramazanın adım adım – gıdım gıdım, hoppalası – cuppalası, vıcık vıcık nostaljisi bol bir “panayır muhabbeti”ne dönüştürmeyi başaran zihniyet karşısında, gözüne ışık tutulmuş tavşan yavrusu misali kör, sağır, duyarsız ve eylemsiz kalakalan ve giderek bu hokkabazlığa alışıp, güncel deyişle “uyum sağlayan” ve hatta bizzat kendi onun bir parçası ve uygulayıcısı haline dönüşen şaşkın, bezgin, inancına alabildiğine yabancılaşmış Müslüman kardeşlerimin yürekler acısı, utanç verici hallerine bakarak, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, Âlemlere Rahmet olarak gönderdiği Son Rasûlünün, aleyhisssalâtu vesselâm, doğumuyla dünyamızı şereflendirdiği günü anmak ve kutlamak adına gerçekleştirilen “Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri”nin de giderek bir tür “Gözüyaşlı Sevgililer Günü”ne dönüşmesinden korkuyorum!Yapmasından hakikisine kadar her çeşit çiçeğin ticaretini yapanlar, “Kutlu Doğum Haftası” yaklaşırken, 14 Şubat “Sevgililer Günü”nde tükettikleri kırmızı gül stoklarını tazeleyerek, yeni bir satış furyasının tatlı kârını bolca elde etme fırsatını iple çekiyorlar, dört gözle bekliyorlar nicedir!

Korkuyorum...

Hele geçenlerde icâbet etmek durumunda kaldığım, mesture mü’mine hanımefendiler ile eşleri mestur mü’min beyefendilerin çoğulukta olduğu bir düğünde, alaturka klarnet cayırtısı ve “çıstak” davul gümbürtüsü eşliğinde söylenen “Yetiş yâ Muhammed, yetiş yâ ‘Ali!” nakaratlı şarkıyla, el çırparak, topuk teperek kurtlarını döken gençlerin tüyler ürpertici rakslarına, yüreğim yanarak, ruhum daralarak şahit olup, son anda öfke tuzağına düşmeden terk-i mekân etmeyi başardığımdan beri büsbütün korkuyorum!

Korkuyorum...

Çünkü böylesi bir yozlaşma uç örneğindeki gibi olmasa bile, “Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri”nin hemen hepsinde Hz. Peygamber’i, sallallâhu ‘aleyhi vesellem, gelip bizi kurtarması için, en azından Ümmetinin içinde buluduğu yürekler acısı, utanç verici duruma, tâbir-i âmiyâne ile, el koyması için, manzûmelerle, ilâhîlerle yalvar yakar ve gözyaşları içinde dâvet edip duruyoruz! Hem de hiç korkmadan, utanmadan ve sıkılmadan!…

ve soruyorum:“Ya Âlemlerin Rabbi Yüce Allah, celle celâluhu, mubârek Kur’ân’da bildirdiği üzere bu dûamıza icâbet etmeyi irâde buyurur ve Hicrî onbeşinci yüzyılın ilk çeyreğini idrâk etmekte olduğumuz şu günlerde Son Rasûlünü, ‘aleyhissalâtu vesselâm, hakikaten bir kere daha aramıza gönderirse, ne yaparız?” diye düşündünüz mü hiç?Sonra sormaya devam ediyorum, son zamanlarda verdiğim bütün konferanslarda ve bütün sohbetlerimde mü’min Müslüman kardeşlerime:“Ya Âlemlerin Rabbi Yüce Allah, celle celâluhu, mubârek Kur’ân’da bildirdiği üzere bu dûamıza icâbet etmeyi irâde buyurur ve Hicrî onbeşinci yüzyılın ilk çeyreğini idrâk etmekte olduğumuz şu günlerde Son Rasûlünü, ‘aleyhissalâtu vesselâm, hakikaten bir kere daha aramıza gönderecek olsa ve o da, sallallahu ‘aleyhi ve sellem, tıpkı dünya hayatını yaşadığı o günlerdeki gibi çarşıda, pazarda, caddede, sokakta aramızda dolaşsa, o’nu, sallallahu ‘aleyhi ve sellem, görür görmez tanır mısınız?”Önce şaşırıyor dinleyicilerim… Böyle bir soruyu besbelli nicedir duymamışlar, hele kendi kendilerine hiç sormamışlar!Ama ben onları şaşırtmak değil, kelimenin tam mânâsıyla sarsmak istiyorum!“Haydi! Cevap verin! Söyleyin! Sokakta görseniz tanır mısınız o’nu, ‘aleyhissalâtu vesselâm?”Bir an için düşünüyorlar bu bir hayli zorlayıcı ısrarım karşısında… Ne yazık ki pek uzun sürmüyor düşünme gayretleri ve yerini hemen, kolayca, bir bocalama haline terkediyor. Sonra derin bir iç geçirip yarı korku, yarı tevâzu içinde boyunlarını büküyor dinleyicilerim… Dudaklarından neredeyse bir fısıltı halinde dökülüveren cevap ise, tedirgin bir “Hayır…” oluyor genellikle. Pek azı, yalnızca pek azı “Evet!” demeye hazırlanıyor ama, bir ihtimal bu “cür’etkâr”(!) cevapları yüzünden çoğunluk tarafından eleştirilme ve belki de azarlanma korkusu galebe çalıyor – onlar da susup boyun bükmeyi tercih ediyorlar!“Neden susuyorsunuz? Bu ne tedirginlik!” diye sarsmaya devam ediyorum dinleyicilerimi tatlı-sert bir tavırda, “Elbette ki tanırsınız o’nu, sallallahu ‘aleyhi ve sellem! Hemen, görür görmez, daha ilk bakışta tanırsınız! Bundan hiç kuşkunuz olmasın! Siz o’nun, sallallahu ‘aleyhi ve sellem, sevgili ümmeti, o da, sallallahu ‘aleyhi ve sellem, sizin sevgililer sevgilisi peygamberiniz değil mi? Elbette ki hemen tanırsınız o’nu, sallallahu ‘aleyhi ve sellem. Hatta bulunduğunuz yerden on dakika önce geçmiş bile olsa, teninin-terinin o benzersiz letâfetteki kokusundan tanırsınız o’nu, sallallahu ‘aleyhi ve sellem. Bundan hiç kuşkunuz olmasın! Sakın!”Biraz rahatlar gibi oluyorlar. İnce, mahcup bir tebessüm dolanıveriyor dudaklarına; mü’min Müslümanlar olarak nicedir yitirdikleri özgüvenleri, derin, deyim yerindeyse “komasal” uykusundan uyanır gibi oluyor bir an için. Öylesine ölesiye hazır, öylesine ölesiye muhtaçlar ki buna!Ama kardeşleri, fakîr, bu hassas konuda insaf nedir bilmiyor, bilmek istemiyor bir türlü!“Ama mesele bu değil!” diye devam ediyorum sözüme, “Mesele, o, sallallahu ‘aleyhi ve sellem, bizi görür görmez, daha ilk bakışta tanır mı acaba? Evet! Esas mesele bu!”Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, mubârek Tevbe suresinin 128. âyet-i kerimesinde:BismillâhirrahmânirrahîmGerçek şu ki, [ey insanlar,] size kendi içinizden bir Rasûl gelmiştir: sizin [öte dünyada] çekmek zorunda kalabileceğiniz sıkıntıdan ötürü kendini [zihnen] büyük bir yük altında hisseden; size çok düşkün [ve] müminlere karşı şefkat ve merhametle dolu bir Rasûl...yüce ifâdesiyle bizlere tanıttığı Muazzez Peygamberimiz, ‘aleyhissalâtu vesselâm, göğsünü gere gere, güzel gözleri parlaya parlaya “İşte bu benim, beni kendine en güzel örnek bilen sevgili ümmetim!” diyebilecek midir, hâl-i pür melâlimizi görünce?O ki, ‘aleyhissalâtu vesselâm, “Ümmetimin yiyemediğini yemem, giyemediğini giymem!” diyendi…O ki, ‘aleyhissalâtu vesselâm, “Kim ki kendini bir kavme benzetir, o kavimden olur!” diye uyarandı…O ki, ‘aleyhissalâtu vesselâm, “Kadınların haklarını gözetin ve bu hususta Allah'tan korkun!” diye tavsiyede bulunandı…

Korkuyorum!

Gösterişli ve israf kuyusu düğün derneklerimizi, ziyafet sofralarımızı, evlerimizi, “villa”larımızı, yazlıklarımızı, onları, “deli kızın çeyizi” misali tıka basa doldurduğumuz bilumum “çağdaş”(!) mobilyaları, ateş pahası lüks otomobillerimizi, karnı tok-sırtı pek mü’mine hanımların alacalı-bulacalı, şıkırtılı-pıkırtılı sözümona ve inadına görgüsüz, göz kamaştıran “tesettür” kıyafetlerini ve bunların satışa arz edildiği şatafatlı mağazaları, görücüye çıkartıldıkları “maskaralık resm-i geçidi” misali “defile”leri görse, ne der, ne yapar?Ya, değil kendimizi benzetmek, taklid etmek, kendimize “resmen” örnek aldığımız, hayat tarzından, hedeflerine, beklentilerine, “prestij göstergelerine”, değer yargılarına, hatta umutlarına, hayallerine ve rüyalarına kadar birebir ama son derece kötü bir kopyası, daha doğru bir deyişle karikatürü haline geldiğimiz kavmi/medeniyeti onaylar mı?Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın, celle celâluhu, “birbirlerinin evliyâsı/en yakını” kıldığı ve herşeyden önce, ister hanımlarımız, ister kızlarımız olsunlar, “din kardeşlerimiz” hükmünde olan bilumum mü’mine Müslüman hanımefendilere karşı sergilediğimiz tavırlara, onlara toplum hayatında verdiğimiz yere, biçtiğimiz değere hayran kalıp “yıldızlı aferin” verir mi?

Korkuyorum!

Hem de ölesiye korkuyor ve utanıyorum!… ve gecenin sabaha dönen saatlerinde, kan-ter içinde oturmuş mubârek Kur’ân’ı okurken emektar rahlemin başında, mubârek Hucurât suresinin bütün imana ermiş olanlara seslenen mubârek 7. âyet-i kerimesinin ilk cümlesi, tokat gibi patlıyor ruhumda: BismillâhirrahmânirrahîmVe bilin ki, Allah'ın Rasûlü aranızdadır.

Sarsılıyorum…

O, ‘aleyhissalâtu vesselâm, aramızda! Bugün, şu anda ve her an burada!Mubârek âyet apaçık bildiriyor işte – geçmiş değil, geniş zaman kipinde!

Ürperiyorum…

Bu “Kutlu Doğum Haftası”nı da ciddî bir özeleştiri yapmaya hazır, apaçık, diri bir şuur ile samimi bir kararlılığa, selîm ve hassas bir kalbi katık ederek, kelimenin tam anlamıyla, “idrâk etmek” yerine, kendimizi ve çevremizi sığ ve sanal bir duygusallık selinde boğarak geçirecek olursak, gerçekten de vay halimize!

Münib Engin Noyan

NOT:Mail yoluyla gelen bu yazıyı paylaşmak istedim.Kimbilir belki içinde yazılanların bir veya birkaçı kendimizde muhatap bulur.

Cumartesi, Ekim 07, 2006

AFFETMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

BULUNDUĞUMUZ YAŞ, YER, zaman ve konum her ne olursa olsun, geriye dönüp baktığımızda "keşke" ya da "farklı olabilirdi" dediğimiz çok fazla mesele olduğunu görürüz. Bu konular, bizim dışımızdaki kişilerden ya da nedenlerden kaynakladığı gibi, kendi hatalarımızdan dolayı da yaşanmış olabilir.

Böylesi anlarda aklımız günlük yaşantıdan soyutlanır, duygularımız öfke, kin, pişmanlık üçgeninde gider gelir ve kalbimiz gem vurulamayan bir sıkıntı cenderesinin içinde kalır.
Aklımız bir an için eskide yaşanmış ve bitmiş bu olayların artık birşey ifade etmemesi gerektiğini, hayatın farklı bir güzergâhta seyrettiğini söylerken; duygularımız aklımızla aynı fikirde değildir.

Bir anda yüzlerce senaryo zihnimize hücum eder:

"Keşke böyle demeseydim." "Keşke falan kişi şu tavır içinde olmasaydı, çünkü bunu haketmiyorum. Keşke filan olayda şu şekilde davransaydım, içinde bulunduğum konum farklı olurdu. Keşke, keşke, keşke...."
Oysa elimizde olan ya da olmayan nedenlerden dolayı çok şeyler yaşanmış ya da fırsatlar kaçmış olabilir. Ve bunlar içinde bulunduğumuz şartlardan daha iyi bir yerde olmamıza engel olmuş da olabilir. Fakat geçmişte yaşanan, şu anda değiştirme imkânımızın olmadığı,müdahale etki ve yetkimizin bulunmadığı olay ve kişiler için serzenişte bulunmak neyi değiştirir?

Geçen zamanı ve fırsatları mı?

İçinde bulunduğumuz ânı mı?

Yoksa geleceğimizi mi?

Geçmişi değiştiremeyiz, gelecek de bizim için meçhul, bilemeyiz. Ancak şu ânı en iyi şekilde yaşamak elimizde. Geçmişi düşünerek hayatımızda hep bitmemiş işlere takılıp kalıyoruz. Ve bu işler hayatı doğru algılamamıza engel oluyor, zihnimizin ve duygularımızın özgür olmasına set çekiyor ve ânı yakalamamızı zorlaştırıyor.

Elbette geçmişe bakıp yapılan hatalardan ders almak çok önemli. Özellikle Allah ile kul arasındaki ilişkiyi negatif yönde etkileyecek, hata olarak yaşadıklarımız değil kastettiklerim.
Bu tür yaşananlar için, aklımıza geldiğinde yüzümüzün kızardığı herşey için, telafi imkanı olanı telafi etmek, telafisi olamayan için ise dua edip af dilemek ve "Duanız olmasa ne kıymetiniz olurdu?" ikazını zihnimizde hep diri tutmak gerekiyor.

Fakat, dünyalık kaygı, endişe, öfke ve pişmanlıklar için geçmişte yaşadıklarımızı ve bunları yaşatanları yürekten affetmediğimiz ölçüde hayatımızda hep birşeyler yarım kalacak. Yaşamı doğru algılamamıza engel olacak. En önemlisi şu anda geçmişin muhasebesini yaparken, öfkelerimizi, pişmanlıklarımızı yenilerken, içinde bulunduğumuz ân gereği şekilde değerlendirilemeyecek.

Herşeye ama herşeye rağmen affedebilmenin verdiği hazzın, içte yaşanan huzurun yerininin doldurulmayacağına tüm kalbimle inanıyorum.

Yarım kalmış işi olan var mıydı acaba?